Gebelik ve Epilasyon

gebelik-hamilelik-gunes

Gebelik ve Epilasyon

İstenmeyen tüyler özellikle yüzde olanlar günümüz kadınlarının sorunlarından birisidir. Gerek vücutta gerekse yüz ve çevresinde büyüyen bu tüylerden kurtulmak için pekçok yöntem mevcuttur. Ağda gibi geleneksel yöntemlerin yanısıra günümüzde laser epilasyon ve elektroliz gibi değişik ve modern yöntemler de kullanılmaktadır. Modern yöntemlerin farkı ağda gibi geçici bir çözüm yolu olmayıp istenmeyen tüylerden kalıcı şekilde kurtulmayı sağlamasıdır.

Bu yöntemlerin gebelik öncesinde ya da gebelik sırasında kullanılması anne adaylarında zaman endişeye neden olabilmekte ve gebelikte kullanımlarının güvenilirliği konusunda kafalarında soru işaretleri oluşmaktadır.

Lazer Epilasyon

Lazer (Laser) ışık enerjisi kullanan bir tekniktir. Ortaya çıkan elektromanyetik ışıma röntgende kullanılan X-ışınlarından farklıdır ve doku içinde ilerleme özelliği yoktur. Işın sadece işlemin yapıldığı alana örneğin sadece yüze etki eder ve etki alanı sadece birkaç milimetre ile sınırlıdır. Bu nedenle anne karnı içindeki bebeğe ulaşması ya da zarar verebilmesi mümkün değildir.

Benzer şekilde radyo dalgaları ile çalışan epilasyon sistemlerinde de bebek ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir. Bu cihazlar x-ışını ile çalışan röntgen cihazlarına göre daha düşük ferakans ve enerjide radyasyon ile çalışmaktadırlar. Bundan daha önemlisi söz edilen radyasyon iyonize edici özelliği olmayan radyasyondur. İşlem bittiğinde ortada radyasyon da kalmaz. Bu nedenle gebelikte kullanımı ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir.

Elektroliz

Epilasyonun bir diğer türü olan elektroliz ise biraz daha farklıdır. Burada cilt içine yerleştirilen küçük ve ince bir iğne yardımı ile elektrik akımı verilerek kıl kökü tahrip edilir. Elektroliz 100 yıldan uzun bir zamandır kullanılan bir yöntemdir ve bugüne kadar gebelik üzerinde olmusuz bir etkisi bildirilmemiştir.

Bununla beraber meme başı çevresindeki kılların için gebeliğin son dönemlerinde elektroliz yapılması önerilmemektedir. Bu öneri özellikle emzirmeyi isteyen anne adayları için geçerlidir. Benzer şekilde son 3 aya girildikten sonra karın üzerindeki tüyler için de elektroliz önerilmez. Bunun nedeni bebeğin zarar göreme riski değildir. Bu dönemde cilt özellikle karın cildi oldukça hassas olmaktadadır. Ayrıca son dönemlerde karın üzerinde yapılan işlem bebeğin fazla hareket etmesine neden olabilir. Hem bebeğin hareketleri hem de işlem sırasında duyulabilecek hafif ağrı anne adayını rahatsız edebilir.

Elektroliz mutlaka uygun hijyen ve sterilite şartlarına sahip yerlerde yapılmalıdır. Aksi taktirde enfeksiyon riski vardır.

Sonuç olarak istenmeyen tüyler her kadının olduğu gibi bebek bekleyen anne adaylarının da önemli bir sorunudur. Pekçok hamile kadın gebelik hormonlarının da etkisi ile artan bu tüylenmeden rahatsızlık duymaktadır. Doğum sonrası bu tüylerin büyük kısmı kendiliğinden yok olacaktır. Bu nedenle epilasyon yöntemlerinin doğum sonrasına ertelenmesi aslında daha uygun bir yaklaşımdır, buna karşın lazer ve elektroliz gibi modern epilasyon yöntemlerinin de bebeğe herhangi bir zararı yoktur.

Gebelik ve Epilasyon

İstenmeyen tüyler özellikle yüzde olanlar günümüz kadınlarının sorunlarından birisidir. Gerek vücutta gerekse yüz ve çevresinde büyüyen bu tüylerden kurtulmak için pekçok yöntem mevcuttur. Ağda gibi geleneksel yöntemlerin yanısıra günümüzde laser epilasyon ve elektroliz gibi değişik ve modern yöntemler de kullanılmaktadır. Modern yöntemlerin farkı ağda gibi geçici bir çözüm yolu olmayıp istenmeyen tüylerden kalıcı şekilde kurtulmayı sağlamasıdır.

Bu yöntemlerin gebelik öncesinde ya da gebelik sırasında kullanılması anne adaylarında zaman endişeye neden olabilmekte ve gebelikte kullanımlarının güvenilirliği konusunda kafalarında soru işaretleri oluşmaktadır.

Lazer Epilasyon

Lazer (Laser) ışık enerjisi kullanan bir tekniktir. Ortaya çıkan elektromanyetik ışıma röntgende kullanılan X-ışınlarından farklıdır ve doku içinde ilerleme özelliği yoktur. Işın sadece işlemin yapıldığı alana örneğin sadece yüze etki eder ve etki alanı sadece birkaç milimetre ile sınırlıdır. Bu nedenle anne karnı içindeki bebeğe ulaşması ya da zarar verebilmesi mümkün değildir.

Benzer şekilde radyo dalgaları ile çalışan epilasyon sistemlerinde de bebek ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir. Bu cihazlar x-ışını ile çalışan röntgen cihazlarına göre daha düşük ferakans ve enerjide radyasyon ile çalışmaktadırlar. Bundan daha önemlisi söz edilen radyasyon iyonize edici özelliği olmayan radyasyondur. İşlem bittiğinde ortada radyasyon da kalmaz. Bu nedenle gebelikte kullanımı ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir.

Elektroliz

Epilasyonun bir diğer türü olan elektroliz ise biraz daha farklıdır. Burada cilt içine yerleştirilen küçük ve ince bir iğne yardımı ile elektrik akımı verilerek kıl kökü tahrip edilir. Elektroliz 100 yıldan uzun bir zamandır kullanılan bir yöntemdir ve bugüne kadar gebelik üzerinde olmusuz bir etkisi bildirilmemiştir.

Bununla beraber meme başı çevresindeki kılların için gebeliğin son dönemlerinde elektroliz yapılması önerilmemektedir. Bu öneri özellikle emzirmeyi isteyen anne adayları için geçerlidir. Benzer şekilde son 3 aya girildikten sonra karın üzerindeki tüyler için de elektroliz önerilmez. Bunun nedeni bebeğin zarar göreme riski değildir. Bu dönemde cilt özellikle karın cildi oldukça hassas olmaktadadır. Ayrıca son dönemlerde karın üzerinde yapılan işlem bebeğin fazla hareket etmesine neden olabilir. Hem bebeğin hareketleri hem de işlem sırasında duyulabilecek hafif ağrı anne adayını rahatsız edebilir.

Elektroliz mutlaka uygun hijyen ve sterilite şartlarına sahip yerlerde yapılmalıdır. Aksi taktirde enfeksiyon riski vardır.

Sonuç olarak istenmeyen tüyler her kadının olduğu gibi bebek bekleyen anne adaylarının da önemli bir sorunudur. Pekçok hamile kadın gebelik hormonlarının da etkisi ile artan bu tüylenmeden rahatsızlık duymaktadır. Doğum sonrası bu tüylerin büyük kısmı kendiliğinden yok olacaktır. Bu nedenle epilasyon yöntemlerinin doğum sonrasına ertelenmesi aslında daha uygun bir yaklaşımdır, buna karşın lazer ve elektroliz gibi modern epilasyon yöntemlerinin de bebeğe herhangi bir zararı yoktur.

 
Çin Takvimi

Çin takvimi , çinliler tarafından geliştirilmiş, asırlar boyunca kullanılan bir cinsiyet belirleme yöntemidir. Çinlilere göre ” Çin Takvimi” doğacak bebeğinizin cinsiyetini çok büyün oranlarda doğru tahmin ediyor. İddialı bir takvim çin takvimi, fakat bilimsel açıdan hiç bir geçerlilik teşkil etmiyor. Takvime nasıl bakılır konusuna gelirsek, kadınların yaşlarına göre ve hamile kaldıkları aylara göre düzenlenmiştir. Aşağıdaki “çin Takvimi” tablosundan yaşınızı ve hamile kaldığınız ayı seçerek doğacak bebeğinizin cinsiyetini tahmin edebilirsiniz.

Yaş/AY
1

2

3

4

5

6
7
8

9

10

11

12
18
K

E

K

E

E

E

E

E

E

E

E

E
19
E

K

E

K

K

E

E

K

E

E

K

K
20
K

E

K

E

E

E

E

E

E

K

E

E
21
E

K

K

K

K

K

K

K

K

K

K

K
22
K

E

E

K

E

K

K

E

K

K

K

K
23
E

E

E

K

E

E

K

K

K

E

E

K
24
E

K

K

E

E

K

E

K

E

E

K

E
25
K
E
K
E
K
E
K
E
K

E

E

E
26 E E E E E
K
E
K

K
E
K

K
27
K

K
E E
K
E
K

K
E
K
E E
28 E E E
K

K
E
K
E
K

K
E
K
29
K
E
K

K
E
K

K
E
K
E
K

K
30 E E
K
E
K
E E E E E E E
31 E E E E
K

K
E
K
E
K

K

K
32 E
K

K
E
K
E E
K
E E
K
E
33
K
E E
K

K
E
K
E
K
E E
K
34 E E
K

K
E
K
E E
K
E
K

K
35 E
K
E
K
E
K
E
K
E E
K
E
36 E
K
E E E
K
E E
K

K

K

K
37
K

K
E
K

K

K
E
K

K
E E E
38 E E
K

K
оральный сэкс фото
E
K

K
E
K

K
E
K
39
K

K
E
K

K

K
E
K
E E
K
E
40 E E E
K
E
K
E
K
E
K

K
E
41
K

K
E
K
E E
K

K
E
K
E
K
42 E
K

K
E E E E E
K
E
K
E
43
K

E

K

K

E

E

E

K

K

K

E

E
44 E
K

K

K
E
K
E E
K
E
K
E

45
K E K E K K E K E K E K
 
Hamilelik (Gebelik) Dönemi – Emziren Anneler ve Bitkiler

hamile103946f9a03654dd7by

Hamilelik (Gebelik) Dönemi – Emziren Anneler ve Bitkiler

Hamilelik dönemi ve dogum sonrasinda emzirme döneminde bulunan anne adaylari ve yeni annelerimizin cok merakla yaklastiklari konulardan birisi bitkiler konusu. Bitkilerle tedavi artik gunumuzde tamamen kabul ediliyor olsada ozellikle hamilelik dönemi ve yeni annelerin bazi bitkileri kullanmalari gercekten sagliklari acisindan sorunlara yol acabiliyor. Bizde bu konu hakkinda ozellikle hamilelik (gebelik) döneminde bulunan anne adaylarimizin hangi bitkiyi kullanmamalari gerektigi konusunda sizleri bilgilendirmek adina Avrupa Birliği ülkeleri ve özellikle Alman kanunlarıyla düzenlenen hamile ve emziren annelerin kullanmamasi gereken bitkiler listesini asagida sizlerle paylasiyoruz.

Hamile ve Emziren Annelerin Kullanmamasi Gereken Bitkiler Nelerdir?

 

  • Aloe (Sarısabır)
  • Ananas
  • Ardıç meyvesi
  • Arnika
  • Ayı üzümü
  • Barut ağacı kabuğu
  • Devedikeni
  • Ekinezya
  • Enginar yaprağı
  • Hayıt meyvesi
  • Kava-kava kökü
  • Kediotu kökü
  • Kınakına kabuğu
  • Maydanoz otu ve kökü
  • Meyan kökü (Günde 1-2 gr, 2-3hafta süreyle kullanılabilir)
  • Öksürükotu
  • Ravent kökü
  • Sinameki
  • Yılan kökü
  • Zencefil kökü

Yukarida yeralan listemizin disinda hamilelikte (gebelikte) asagidaki bitkilerle ilgili bilgilerden de yararlanabilirsiniz.

Keten Tohumu:

Hamilelikteki kabızlıkta keten tohumu öğütülmeden bol su ile alınabilir. Ayrica karnıyarık tohum kabuğu da bol suyla kullanılabilir.

Gül Esansı ve Hakiki Gül Suyu

Hamileler sıkıntı ve sinirlilik halinde gül esansı ve hakiki gül suyu dışında hiçbir koku maddesi ve yağ (esans) kullanmamalıdır.

Papatya, Melisa, Nane Çayları

Hamilelikteki bulantıda melisa ve nane karışımından çay yapılabilir. Hakiki papatya (Matricariya recutita-chamomilla recutita) da bu çay karışımına ilave edilebilir. Bu karışımdan (melisa, nane ve papatya eşit miktarlarda) bir çay kaşığı bir çay fincanı (150 gr) sıcak suya konur, fincanın ağzı kapalı olarak 10 dakika demlenir, süzülür ve içilir. Bu çaydan ihtiyaca göre günde 3–5 fincan hazırlanarak içilebilir.

Not: Yukarida yeralan bilgiler WHO monografileri, Kommission E monografiler ve ESCOP monografileri ile karşılaştırılabilir. 

Hamilelik (Gebelik) Dönemi – Emziren Anneler ve Bitkiler

Hamilelik dönemi ve dogum sonrasinda emzirme döneminde bulunan anne adaylari ve yeni annelerimizin cok merakla yaklastiklari konulardan birisi bitkiler konusu. Bitkilerle tedavi artik gunumuzde tamamen kabul ediliyor olsada ozellikle hamilelik dönemi ve yeni annelerin bazi bitkileri kullanmalari gercekten sagliklari acisindan sorunlara yol acabiliyor. Bizde bu konu hakkinda ozellikle hamilelik (gebelik) döneminde bulunan anne adaylarimizin hangi bitkiyi kullanmamalari gerektigi konusunda sizleri bilgilendirmek adina Avrupa Birliği ülkeleri ve özellikle Alman kanunlarıyla düzenlenen hamile ve emziren annelerin kullanmamasi gereken bitkiler listesini asagida sizlerle paylasiyoruz.

Hamile ve Emziren Annelerin Kullanmamasi Gereken Bitkiler Nelerdir?

 

  • Aloe (Sarısabır)
  • Ananas
  • Ardıç meyvesi
  • Arnika
  • Ayı üzümü
  • Barut ağacı kabuğu
  • Devedikeni
  • Ekinezya
  • Enginar yaprağı
  • Hayıt meyvesi
  • Kava-kava kökü
  • Kediotu kökü
  • Kınakına kabuğu
  • Maydanoz otu ve kökü
  • Meyan kökü (Günde 1-2 gr, 2-3hafta süreyle kullanılabilir)
  • Öksürükotu
  • Ravent kökü
  • Sinameki
  • Yılan kökü
  • Zencefil kökü

Yukarida yeralan listemizin disinda hamilelikte (gebelikte) asagidaki bitkilerle ilgili bilgilerden de yararlanabilirsiniz.

Keten Tohumu:

Hamilelikteki kabızlıkta keten tohumu öğütülmeden bol su ile alınabilir. Ayrica karnıyarık tohum kabuğu da bol suyla kullanılabilir.

Gül Esansı ve Hakiki Gül Suyu

Hamileler sıkıntı ve sinirlilik halinde gül esansı ve hakiki gül suyu dışında hiçbir koku maddesi ve yağ (esans) kullanmamalıdır.

Papatya, Melisa, Nane Çayları

Hamilelikteki bulantıda melisa ve nane karışımından çay yapılabilir. Hakiki papatya (Matricariya recutita-chamomilla recutita) da bu çay karışımına ilave edilebilir. Bu karışımdan (melisa, nane ve papatya eşit miktarlarda) bir çay kaşığı bir çay fincanı (150 gr) sıcak suya konur, fincanın ağzı kapalı olarak 10 dakika demlenir, süzülür ve içilir. Bu çaydan ihtiyaca göre günde 3–5 fincan hazırlanarak içilebilir.

Not: Yukarida yeralan bilgiler WHO monografileri, Kommission E monografiler ve ESCOP monografileri ile karşılaştırılabilir.

 
Amniyosentez. Bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek alınması

Amniyosentez. Bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek alınması

Bebeğiniz tüm hamileliğiniz süresince amniyon kesesi adı verilen bir kese içinde gelişimini sürdürür. Bu kesenin içi amniyon sıvısı adı verilen bir sıvı ile doludur. Amniyon sıvısı statik bir sıvı olmayıp sürekli emilim ve yapım halinde bulunur. Sıvının ana kaynağı bebeğin akciğerleri ve boşaltım sistemidir. Bu sıvı aynı zamanda bebekten dökülen hücreleri de içerir. Bu hücreler bebeğinizin tüm hücreleri ile aynı genetik yapıya sahip olduklarından incelenmeleri bebeğinizin genetik durumu hakkında bilgi verir.

Amniyosentez bebeğinizin içinde yüzdüğü amniyon sıvısından ince bir iğne yardımıyla örnek alınması demektir. En sık uygulanan anne karnında tanı yöntemlerinden birisidir. İlk kez 1882 yılında fazla olan amniyon sıvısının miktarını azaltmak için uygulanmıştır. Daha sonraları ise kan uyuşmazlığı olan çiftlerde bebeğin etkilenme derecesini saptamak için ya da erken doğum tehditi olgularında bebeğin akciğer olgunlaşmasının yeterli olup olmadığını değerlendirmek amacıyla kullanım alanı bulmuştur. Günümüzde ise başta bebekteki bazı doğum defektlerini ve genetik bozuklukları saptamak olmak üzere pek çok nedenle gebeliğin ikinci trimesterında uygulanan bir testtir. Tıp alanında ve gebelik takibinde pek çok modern gelişme lmasına rağmen amniyosentez hala daha en yeterli bilgiyi sağlayan altın değerinde bir testtir.

Amniyosentezin en sık uygulanan prenatal test olduğunu belirtmiştik. Koriyonik villus örneklemesi (CVS) gibi diğer bazı testler ise doğumsal anomalilerin pek çoğunu saptamakla birlikte amniyosentez kadar etkili değillerdir. CVS gebeliğin daha erken döneminde yapılmakla birlikte amniyosenteze göre daha yüksek oranda düşük ve başka komplikasyon riskleri taşır. Bazı araştırmalar CVS sonrası çok düşük oranda el ve ayak parmaklarında doğum anomalilerine rastlanabildiğini ileri sürmektedirler.

Bebeklerin bir kısmı çeşitli anomaliler ile doğarlar. Bunlardan bazıları yaşam ile bağdaşmazken bazıları hayati olmamakla birlikte bireyin ve çevresinin hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu gruba en güzel örnek down sedromudur.

Amniyosentez ve diğer tüm prenatal testlerin (anne karnında teşhise yönelik testler) amacı özellikle tedavi olanağı olmayan genetik hastalıklar başta olmak üzere bu hastalıkları ve anomalileri mümkün olduğunca erken dönemde saptamak, anne baba adaylarına hastalık ve bebeğin dünyaya geldikten sonraki olası durumu hakkında bilgi vermek ve yine onların kararı ve onayıyla mümkün olduğunca erken dönemde gebeliğin sonlandırılmasını sağlamaktır. Bazı anne baba adayları Down sendromu gibi yaşam ile bağdaşan anomalilerin varlığında hamileliği devam ettirme yönünde karar verebilirler. Bu tamemen çiftlerin seçimi olup yasal ya da vicdani hiçbir zorlama mevcut değildir. Benzer şekilde amniyosentez yapılıp yapılmaması kararı da yine yalnizc çifte aittir. Doktorunuz sizi amniyosenteze zorlamaz, sadece önerir.

Amniyosentez kimlere önerilir?
Amniyosentez hem invazif bir girişim olduğu için hem de az da olsa düşük riski taşıdığı için rutin olarak her hamile kadına önerilmez. Kromozomal ya da genetik doğum defekti ya da bazı malformasyonlar açısından yüksek risk altında olduğu saptanan kadınlrda önerilen bir testtir. Genel olarak amniyosentez önerilmesi gereken durumlar şunlarıdır:

İleri anne yaşı: Down sendromu başta olmak üzere bazı genetik hastalıkla rı n görülme riski kadının yaşı ile paralel olarak artış göstermektedir. Eğer anne adayının yaşı beklenen doğum tarihinde 35 ya da daha fazla olacak ise amniyosentez yapılması önerilir. İleri anne yaşı en sık amnyosentez önerilen durumdur.
Pozitif öykü: Daha önceki bir hamilelik genetik bir sorun nedeni ile sonlandırıldıysa ya da nöral tüp defekti, spina bifida gibi doğum defektli bir bebek öyküsü varsa sonraki hamileliklerde amniyosentez önerilir.
Bilinen genetik hastalık varlığı: Anne ya da baba adayında, ya da yakın akrabalarında bilinen genetik bir hastalık varsa amniyosentez önerilir. Bazı metabolik hastalıklar kalıtsal geçiş gösterir. Anne ya da babada hastalık olmamasına karşın bunlar taşıyıcı olabilirler ve sorunu bebeklerine aktarabililirler. Her iki ebeveyneden de hastalıklı gen geldiğinde bebekte hastalık ortaya çıkar. Bu gibi duruların araştırılmasında amniyosentez yararlı olabilir. Akdeniz anemisi gibi hastalıklar ise bazı bölgelerde çok sık görülür. Bu gibi durumların varlığında da amniyosentez bebeğin hastalık taşıyıp taşımadığını anlamak için yararlı olabilir. Bir diğer konu da akraba evlilikleridir. Akraba evliliklerinde çiftin her ikisinin de taşıyıcı olma olasılıkları normal topluma göre daha yüksek olduğundan bbekte hastalık görülme riski yüksektir ve bu nedenle amniyosentez önerilebilir. Bu grup hastalarda amniyosentez şart değildir. Şart olan hamilelik öncesi ya da erken dönemde genetik danışmanlıktır. Genetik uzmanı sizden ve eşinizden detaylı bir öykü alarak risk oranınızı belirler ve amniyosenteze gerek olup olmadığına karar verir.
Pozitif tarama testi: Günümüzde genetik hastalıklar ve anomaliler açısından yüksek risk taşıyan hamilelikleri saptamak amacıyla bazı testler her hamile kadında rutin olarak uygulanmaktadır. Bu testlerden en sık kullanılan üçlü tarama testidir. Tarama testleri adından da anlaşılabileceği gibi anomali varlığını belirtmez sadece yüksek risk altındaki kişileri işaret eder. Bu testlerin pozitifi çıkması durumunda kesin tanıya ulaşmak amacıyla amniyosentez önerilir.

Ultrasonografide anomali saptanması: Hamilelik takibi sırasında yapılan rutin ultrason incelemelerinde anomali saptanması varlığında, anomali ile birlikte görülebilecek genetik bozukluk riskine göre amniyosentez önerilebilir.

Akciğer gelişiminin değerlendirilmesi: Erken doğum riski olan, ya da hamileliğin devamının anne ya da bebek açısından risk oluşturduğu durumlarda amnyon sıvısından örnek alınarak lesitin/sfingomeyelin gibi bazı maddelere bakılarak akciğer olgunlaşmasının tamamlanıp tamamlanmadığında karar verilebilir. Yenidoğan yoğun bakım şartları günümüzde çok iyi düzeye gelmiştir. Ülkemizde de iyi merkezlerde 24-25 haftalık bebekler yaşatılabilmektedir. Bu nedenle akciğer gelişimi değerlendirmek amacıyla amniyosentez uygulaması artık eskisi kadar popüler değildir.

Polihdramniyos: Amniyon sıvısının normalden fazla olması durumunda anne adayını rahatlatmak amacıyla amniyosentez yapılarak bir miktar sıvı alınabilir.

Amniyosentez ne zaman yapılır?
Bebeğin amniyon sıvısından örnek almak için en uygun zaman son adet tarihinden itibaren hamileliğin 16-18. haftaları arsıdır. Sonuçlar genelde 1-2 hafta içinde bazan daha geç çıktığından bu haftalarda yapılması idealdir. Son zamanlarda erken amniyosentez (15. haftdan önce) uygulansa da hem laboratuvar şartları hem de işlemden kaynaklanan risklerin yüksekliği nedeniyle pek tercih edilmemektedir. Bu uygulama henüz deneysel aşamadadır.

Amniyosentez nasıl yapılır?
Amniyosentez işlemi esnasında çok ince bir iğne ile bebeğin içinde yüzdüğü amniyon kesesine girilir ve sıvı çekilir. İşlemden önce detaylı bir ultrason incelemesi yapılarak bebeğin durumu ve pozisyonu değerlendirilir. Daha sonra amniyosentez için uygun bir alana karar verilerek hazırlıklara başlanır. İşlem sırasında iğnenin bebeğin plasentasından geçmeyeceği bebekten uzakta bir bir alan bulmak önemlidir.

İşlemden önce hamile kadın ultrason masasında sırtüstü uzanır. İğnenin girileceği alan antiseptik solüsyonlar ile temizlendikten sonra karın steril örtü ile örtülür. Bir doktor ultrason ile işlemi gerçekleştirecek olan doktora rehberlik eder. İşlem tek kişi ile yapılacak ise özel tasarlanmış ultrson guide’ları kullanılmalıdır. İşlemi yapacak olan kişi ultrason görüntüsü altında iğneyi karın üzerinden yerleştirir ve önce karın katlarını daha sonra rahim kasını geçerek amniyon kesesine girer. İğnenin ucunu ultrasonda gördükten sonra arkasına bir enjektör takarak yaklaşık 20 mililitre sıvı alır.Bu aşamada bebeğin tüm amniyon sıvısının miktarı yaklaşık 200-300 mililitredir. Alınan sıvının kanlı olmaması gerekir. Yeterli miktarda sıvı alındıktan sonra iğne tek bir hamlede çıkarılır ve işlem tamamlanmış olur. Alınan sıvıyı bebek 1-2 saat içinde yeniden üretir

Daha sonra ultrasonografi ile bebek ve kalp atımları yeniden değerlendirilir. Hasta 10-15 dakika dinlendirildikten sonra evine gönderilebilir. Alınan sıvı oda sıcaklığında muhafaza edilerek laboratuvara gönderilir. Tüm işlem 1-2 dakika kadar sürer.

Alınan sıvıda ne gibi işlemler yapılır?
Amniyon sıvısı bebeğe ait canlı hücreler içerir. Bu hücrelerin kaynağı bebeğin solunum , sindirim, boşaltım sistemi ve cildinden dökülen hücrelerdir. Alınan sıvı laboratuvarda ayrıştırıldıktan sonra hücreler kültür ortamınada çoğaltılır ve elde edilen hücrelerde genetik inceleme yapılır. Eğer amniyosentez bebeğin akciğer gelişimini değerlendirmek amacıyla yapılıyor ise laboratuvara gönderilmez. Değerlendirme aynı anda yapılabilir.

Sonuçlar ne zaman alınır?
Amniyosentez sonuçları iki aşamalı olarak değerlendirilebilir. İlk planda florasan teknik ile (FISH) hücrelerin genetik yapısı incelenir. FISH 2-3 gün içinde sonuçlanır fakat her zaman kesin sonuç vermeyebilir. Kesin sonuç için hücre kültürlerinin beklenmesi gerekir. Bu genelde 1-3 haftarasında zaman alır. FISH yöntemi her yerde uygulanmayan sadece belirli laboratuvarlarda uygulanan güncel bir yöntemdir.

Amniyosentez güvenli midir?
Her yıl dünyada milyonlarca kadında amniyosentez yapılmaktadır ve bu anne adaylarıın hepsinin zinhini kurcalayan temel soru budur. Ultrasonun yaygın olmadığı dönemlerde işlem körlemesine yapıldığından riskler daha yüksekti. 1976 yılında geniş kapsamlı bir araştıma sonucu Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri gebeliğin ikinci trimesterında yapılan amniyosentezin güvenli olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Ancak tüm invazif girişimlerde olduğu gibi amniyosentezde de bazı riskler vardır. Bu riskler şunlardır:

Düşük: Amniyosentez önerilen çiftleri en fazla endişelendiren konu olmakla birlikte amniyosenteze bağlı düşük riski son derece azdır. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezinin verilerine göre amniyosenteze bağlı düşük riski 200-400 işlemde 1′dir. İşlemi yapan kişinin tecrübesi ile düşük riski arasında ilişki olduğu düşünülmektedir. Düşük riski erken amniyosentezde daha fazladır. 1998 yılında Kanada’da yapılan bir araştırmada erken amniyosentez sonrası düşük riski %2.6 olarak bulunmuştur. Bu oran ikinci trimestarda yapılan amniyosentezlerde %0.8′dir. Günümüzde kabul edilen görüş amniyosentezin düşük riskini sadece %1 oranında arttırdığıdır (%1 düşük riski taşır demek değildir).
Enfeksiyon: Amniyosentez sonrası enfeksiyon görülme riski 1000′de birden daha azdır. Steril şartların sağlandığı durumlarda son derece nadir olarak görülür.
Su gelmesi: Yaklaşık %1 olguda vajinadan az miktarda sıvı gelebilir. Sıvı kaçağının yeri iğnenin giriş deliğidir. Amniyon zarı 1-2 gün içinde kendini onarır ve sıvı kaçağı kaybolur.
Su kesesinin açılması: Çok nadir karşılaşılır. Bu durumda gebeliğin sonlandırılası gerekir.
Plasenta veya kordonun zedelenmesi : Nadir görülen bir komplikasyondur.
Erken doğum eylemi: Nadir görülen bir komplikasyondur.
İşlemin başarısız olması: Uygun bir giriş alanı bulunamadığında ya da amniyon zarı rahim duvarından ayrılıp içeri doğru bombeleştiğinde iğnenin kese içine girmesi mümkün olmyabilir. Bu gibi bir durumda işlem birkaç gün sonra tekrarlanır.
Bebeğin zarar görmesi : İşlem ultrason altında yapıldığından son derece nadir olarak karşılaşılır. En sık olabilecek olan problem iğne batmasıdır. Bu durum bebekte kalıcı bir zarar yaratmaz.
İşlemin tekrarlanması: Alınan sıvı miktar olarak yetersiz ise ya da çok kanlı ise birkaç hafta sonra işlemin tekrarlanması gerekebilir. Bazı durumlarda tek bir girişte kese içine ulaşılamaz. Birden fazla giriş yapıldığında tüm riskler artar.

İşlem için herhangi bir ön hazırlık gerekir mi?
Hayır. Amniyosentez öncesinde herhangi bir hazırlık yapmanız gerekmez. Bazı durumlarda mesanenizin dolu olması işlemi kolaylaştırabileceğinden doktorunuz su içmenizi önerebilir.

İşlem sırasında acı olur mu?
Hayır. Amniyosentez genelde ağrısız bir işlemdir ancak iğne rahim kasına girerken ve çıkarken adet sancısı tarzında kramplar olabilir. Bundan daha fazla bir rahatsızlık sık karşılaşılan bir durum değildir.Bu nedenle lokal aneztezi uygulanmaz.

İşlem sonrası nelere dikkat etmek gerekir?
Amniyosentez sonrası yatak istirahati ya da aktivite kısıtlaması gerekli değildir. 24 saat süre ile ağır fiziksel aktiviteden kaçınılması, 15 dakikadan daha uzun ayakta durulmaması önerilir.

Eğer kan grubunuz Rh (-), eşiniz de Rh(+) ise işlem sonrasında koruyucu iğne yapılması gerekir.

Çoğul gebeliklerde amniyosentez yapılabilir mi?
Evet. Çoğul gebelikler amniyosentez için kontraendikasyon oluşturmazlar. Eğer mümkün ise tek bir iğne girişi ile tüm bebeklerden ayrı ayrı sıvı almak idealdir. Bir bebeğin kesesine girilip sıvı alındıktan sonra kese içine indigokarmen adı verilen renkli bir sıvı verilir. Bu sıvının bebeğe herhangi bir zararı yoktur. Amaç sıvı alınan bebeği belirlemektir. Daha sonra ultrason eşliğinde diğer bebeğin kesesine girildiğinde eğer renkli sıvı gelir ise yanlış kesede olunduğu belli olur ve bu sayede aynı bebekten iki defa sıvı alınmasının önüne geçilebilir. Tek bir kese içinde bulunan monoamniyotik ikizlerde ise böyle bir şans yoktur.

Normal olarak bulunan bir sonuç bebeğin sağlıklı olacağını garanti eder mi?
Yüksek risk saptanan anne adaylarının %95′inde prenatal testlerin sonucu normal olarak bulunur. Ancak hiçbir perinatal test sağlklı bir bebek için %100 garanti veremez çünkü bazı anomaliler doğumdan önce h içbir şekilde saptanamaz. Bebeklerin %3-4′ü anomalili olarak doğarlar.

Amniyosentezin kromozomal anomalileri saptamadaki başarısı %99.4 ile %100 arasında değişir.

Amniyosentez ile saptanan anomaliler tedavi edilebilir mi?
Günümüzde pekçok defekt doğum öncesi saptanabilmekte ancak çok azı tedavi edilebilmektedir. Down sendromu gibi genetik hastalıkların tedavisi ne yazık ki mümkün değildir.

Amniyosentez sonrası doktorunuzu aramanız gereken acil durumlar:
Eğer

  • Kasılmalarınız ya da şiddetli kramplarınız olursa
  • Vajinal kanamanız olursa
  • Vajinal sıvı kaçağı fazla miktarda olur ya da 1-2 günden uzun sürerse
  • Ateşiniz 37.5 derecenin üzerine çıkarsa
  • Kötü kokulu bir akıntınız olursa
  • zaman kaybetmeden doktorunuzu aramalısınız

 
GEBELİK

gebelikGEBELİK (Gestasyon). İnsanda, ortala­ma gebelik süresi 274-280 gündür. Ge­beliğin ilk işaretleri, âdetin kesilmesi, memelerin büyümesi, sabah veya akşam bulantıları ve sık idrar etmektir. Üçüncü ayda meme uçları ve çevrelerindeki renk­li bölge koyulaşır ve 18′inci hafta ci­varında fetus’un hareketleri hissedilir. Üçüncü aydan itibaren gebe rahim, ka­rın duvarından hissedilebilir. Bununla birlikte, bu işaretlerin hiçbiri kesin ge­belik belirtisi değildir ve bir kadının, bütün bu işaretlerin varlığına ve hatta karnının devamlı büyümesine rağmen, gebe olmaması mümkündür. Kesin ge­belik işaretleri, 4-5 ay dolayında çocuk kalp seslerinin duyulması, tecrübeli bir doktorun, vajinal muayenesi ile teşhise götürür. Günümüzde ultrason ve biyolo­jik gebelik testlerinden birinin pozitif so­nuç vermesi teşhis için yeterli sayılmak­tadır.
Gebeliğin, normal bir durum olması­na rağmen, görülmesi olası anormallik­lerin zamanında teşhisi ve kontrol altı­na alınması için, doğum öncesi düzenli aralıklarla gebenin muayenesi gereklidir.İlk muayenede, hastanın öz ve soy geç­mişi hakkında bilgi edinilir, pelvis öl­çüleri ve kan basıncı saptanır, idrar ve kan testleriyle böbreklerin sağlık duru­mu ve kandaki Rh-antikorlarının (bkz. Kan Grupları) varlığı öğrenilir, frengi ve toksoplasmasis olup olmadığı testler­le araştırılır ve kan grubu saptanır. Ge­beye, sağlığı ve beslenmesine ilişkin ge­rekli bilgi verilebildiği gibi, doğumla il­gili doktor ve hastaneyle önceden ilişki kurulur. Bunu izleyen muayenelerde, ge­beliğin normal ilerleyip ilerlemediği belli olur.
Genel sağlık:
Birçok kadın, gebelik süresince bir dur­gunluk, huzur ve mutluluk duygusu için­dedir. Sağlığı da son derece iyi olabilir. Böyle talihli olmayan bazı kadınlar ise kendilerini çaresiz ve keyifsiz hissedebi­lirler. Birçoğu unutkan, beceriksiz, bazen de içlerine kapanık olurlar.
Gebelik değişimlerinden birçoğunun nedeni, gelişmekte olan bebeğin korun­ması, doğuma hazırlanması ve doğduk­tan sonra beslenmesi için kadının vücu­dunda oluşan birtakım gerekli uyarlama­lardır.
Öteki değişimlerse, etkisiz ya da sa­kıncalı tepkiler olarak görünmektedir; sanki beden ve duygular düzenli ve ya­rarlı bir biçimde tepki göstermeyi başa-ramamaktadır. Örneğin, gebeliğin erken dönemlerindeki iştah kaybının, bulantı­nın ve kusmanın anneye ya da bebeğe ne gibi bir yaran olacağını anlayabilmek güçtür; ama bütün gebe kadınların dört­te üçü bu şikâyetlerde bulunduklarına göre, bunların normal sayılması gerek­mektedir. Bu gibi belirtiler genellikle ha­fiftir ve 3-4 ay sonra geçer. Kusma aşı­rı olmadığı ve aşırı kilo kaybıyla birlikte görülmediği sürece, hiçbir zarar vermez ve gelişen embriyonda herhangi bir bo­zukluğa yol açmaz. Embriyon gerekli olan besinini alır; annenin beslenmesin-deki dalgalanmalardan plasenta sayesin­de korunur. Deride renk değişimi Normal olarak koyu renkli olan ya da örneğin, kemer gibi şeylerin basıncı al­tında kalan deri alanlarında koyulaşma belirgin olarak artar. Birçok kadında, karnın orta çizgisi üzerinde dikey bir kahverengi çizgi (linea nigra) belirir. Ba­zen yüz özellikle etkilenir ve koyulaş­manın yüzde bir leke halinde belirgin­leşmesi durumuna da “Gebelik Maskesi” adı verilir. Kuvvetli güneş ışığı bu etki­yi artırabileceği için güneş banyosundan kaçınmak yerinde olur. Deri koyulaşma­sı genellikle doğumdan sonra geçer; ama bazen tamamıyla geçmeyip, kaldığı da görülmektedir.
Gerilme izleri
Gebeliğin ileri aylarında karında, göğüs­lerde ve seyrek olarak kalçalarda birta­kım gerilme izleri belirebilir. Bunlar, de­rideki derin dokuların yüzeysel dokular kadar esneyememesinden ileri gelir. Bu izlerin görülme olasılığı aşırı derecede kilo alan kadınlarda daha fazlaysa da, ince yapılı kadınlarda belirdikleri de gö­rülebilmektedir. Gerilme izleri başlan­gıçta kırmızıdır ve kaşıntı yapabilir. Ge­belikten sonraki birkaç ay içinde bun­lar kaybolur ve yerlerinde belli belirsiz gümüşi bir beyazlık kalır.
Doku yumuşaması
Bütün vücutta lifli bağdokusu yumuşar ve esnekleşir. Pelvis kemiklerini bir ara­da tutan bağlar, bebeğin daha kolay ge­çebilmesi için, biraz gevşer. Vajen ağzı­na yakın pelvis tabanı ile serviks (rahim boynu) dokuları da esnekleşir ve böy­lece doğum sırasında rahim, bebeği at­mak üzere kasıldığı zaman açılması ko­laylaşır. Hormonlar
Plasentanın ürettiği hormonlar, gebelik süresince bedensel işlevlerin, uyarlama­ların ve büyümenin başlıca düzenleyici­leridir. Bunlar âdet süreleri içinde yu­murtalıkların ürettiği östrojen ve pro-jesterona benzer. Yemek
Sağlıklı bir gebelik için dengeli bir rejim gereklidir; ama “iki kişilik yemek” yen­mesi de gerekmez. Enerji sağlanması, or­ganların iyi bir durumda tutulması ve barsakların normal çalışabilmesi için dengeli bir rejimde yeterli miktarlarda protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler, mineraller ve kaba maddeler bulunma­lıdır. Anne vücudu fetüsün besin alabi­leceği bir depo gibi olduğundan, bebek yetersiz bir rejimle de gelişebilir; ama annenin sağlığı mutlaka tehlikeye düşer. Halsizlik ve uyuşukluk görülür; kansız­lık, kan zehirlenmesi, erken doğum ve yetersiz süt üretimi gibi yan etkilerin gelişme olasılığı artar ve bunlar da be­beği dolaylı olarak etkileyebilir

 
OVARİAN HİPERSTİMÜLASYON SENDROMU(OHSS)

Yumurtalıklann tedaviye aşın cevap vermesi ve karın boşluğu ile diğer vücut boşluklarında sıvı toplanmasıyla ortaya çıkan bir tablo olup şiddetli durumlarda hastanede yatarak tedavi gerekli olabilir. OHSS açısından riskli oaln kişilerde embryo transferi ertelenip embriyolar dondurulabilir.

 
MIKROENJEKSIYON CICSI

Tüp bebek ve mikroenjeksiyon arasındaki tek fark döllenme şekli olup tüp bebek yönteminde spermler ve yumurtalar biraraya konularak döllenmenin kendiliğinden olması beklenirken mikroenjeksiyon yönteminde her bir yumurtanın içine tek bir sperm mikroskopik kataterler ile enjekte edilir. Hastanın ilaç kullanımı, yumurtaların oluşturulması ve toplanmasına kadar olan aşamalar tüp bebek tedavisi ile aynıdır. Tek fark mikroenjeksion işleminde seçilen tek bir sperm hücresinin yine tek bir yumurtanın içine enjekte edilmesidir. Özellikle son yıllarda çocuk arzu eden birçok ailenin bu yöntem sayesinde umutları gerçekleşmiştir. Az sayıda spermi olan, sperm hareketliliğinin yeterli olmadığı veya morfolojisi (yapısı) bozuk sperme sahip bireylerde mikroenjeksiyon yönteminin uygulanması ile oldukça başarılı sonuçlar alınmıştır. Yine sperm hücrelerinin kadın yumurtasına ulaşamadığı ya da yumurta zarını aşamadığı durumlarda da özellikle yeni bir tüp bebek yöntemi olan mikroenjeksion uygulaması tercih edilmektedir. Azospermik vakalar olarak nitelendirilen menisinde hiç spermi olmayan erkeklerde de TESAveTESE işlemleri ile elde edilen sperm hücrelerinde de bu yöntem kullanılmaktadır. Mikroenjeksion uygulamalarında sperm sayısının hiç önemi yoktur. Menide birkaç tane sperm hücresinin varlığında dahi döllenme mümkün olabilmektedir. Spermin hareket yetersizliğinden veya normal olmayan morfolojisi dolayısı ile yumurta zarını aşamadığı durumlarda bu teknik ile başarı şansı artmaktadır, intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu adı da verilen bu teknikte mevcut spermler özel mikroskop altında yumurta içine ince bir iğne aracılığı ile enjekte edilir. Döllenmiş olan yumurtalar daha sonra tüp bebek işleminde olduğu gibi rahim içine yerleştirilir.

 
Yüksek riskli gebeler
Yüksek riskli gebeler
Başarılı ve mutlu bir gebelik seyri için gebeliğin önceden planlanması, çiftin psikolojik ve ekonomik açıdan buna hazır olması, yakın aile desteği, anne ve baba adayının gebelik ve doğum ile ilgili gerekli bilgilere yeterli düzeyde sahip olması arzu edilir. Bu durum gebelikte oluşabilen bazı problemlerin ne zaman ve hangi düzeyde yaşanacağının önceden bilinmesini, anne ile bebek arasında daha sağlıklı bir iletişim kurulmasını ve gebeliğin daha rahat geçirilmesini sağlayacaktır. Gebelik kararı verilmeden önce göz önüne alınması ve bilinmesi gereken önemli konular:

Gebelik için en uygun yaş

Bir kadının doğurganlığının en yüksek olduğu dönem yirmili yaşların başıdır. Genel olarak 20 – 30 yaş aralığı gebelik için en uygun dönem olarak bilinir. 35 yaşın üzerindeki gebelerde problemlerin çoğaldığı ve özellikle Down sendromlu (Mongol) bebek doğurma riskinin arttığı bilinmesine karşın titiz bir gebelik takibiyle bu gibi riskler en aza indirgenmeye çalışılır. Aynı şekilde 18 yaş öncesi kadınlarda fazla olan gebelik kayıpları ve düşük ağırlıklı bebek doğurma riski de annenin sağlığına göstereceği özen ve sıkı bir doktor takibi ile azalır.

Akraba evliliği ya da eşlerin herhangi birisinin ailesinde kalıtsal bir hastalığın varlığı

Yakın akraba evliliklerinde eğer ailede genetik bir problem varsa eşlerin her ikisinin de taşıyıcı olması ve bu nedenle de doğacak bebeğe sorunu taşıyarak bebekte hastalığın ortaya çıkma riskinin artması söz konusudur. Bu nedenle doktora başvuru ve genetik danışmanlık önerilir.

Anne adayında kronik bir hastalığın varlığı

Yüksek tansiyon, şeker, sara vb. hastalıkların pek çoğunda ilaç kullanımı söz konusudur. Bu ilaçlar gebe kalmayı etkileyebileceği gibi, anne karnındaki bebeğe zarar verebilir ya da gebelik, bu gibi hastalıkların varlığında anne adayının sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Kronik hastalığı olan bir anne adayının gebe kalmadan önce doktorla görüşmesi ve gerekli önlemlerin alınması şarttır.

Mikrobik hastalıklara karşı bağışıklık durumunuzun önemi

Annenin gebeliğin ilk üç ayı içerisinde geçirebileceği bazı enfeksiyonlar bebekte önemli bozukluklara neden olabilir. Kızamıkçık ve daha çok çiğ sebze ve etten geçen Toxoplasmosis bunların içinde en önemlileridir. Bu gibi hastalıklara karşı bağışıklık durumunuz gebelik öncesinde belirlendiğinde, kızamıkçık’ta olduğu gibi aşı yapılarak gebeliğe daha emin olarak hazırlanabilirsiniz. Eğer önceden kızamıkçık ya da toxoplazmosis geçirmiş iseniz bunlara karşı bağışık olduğunuzdan endişe etmenize gerek kalmayacaktır.

Gebeliğinizi olumsuz etkileyebilecek çevre koşulları ya da kötü alışkanlıklar

Gebe kalmanızı engelleyebilecek ya da gebelik için zararlı olduğu bilinen radyasyon, ağır metaller, kimyasal maddeler vb. koşulların olduğu bir iş yerinde siz ya da eşiniz çalışıyorsa, gebeliğin tasarlandığı andan itibaren bu gibi etkenlerden uzakta olacağınız bölümlere geçmeyi talep etmelisiniz. Alkol, sigara ve uyuşturucu maddelerin gebeliği olumsuz yönde etkilediği bilindiğinden, bunların da gebe kalınmadan önce bırakılması önerilir.

Beslenme ve kilo ile ilgili bir sorunun varlığı

Gebelik öncesi kilonuzun çok düşük ya da çok fazla olması sorun yaratabilir. Doğru ve dengeli bir beslenme ile hem gebe kalma hem de sorunsuz bir gebelik döneminin ardından sağlıklı bir bebek doğurma olasılığınız artar.

GEBELİKTE İZLEM

Gebelikleri sırasında doktor kontrolünde olan kadınların genellikle daha az gebelik ve doğum komplikasyonlarıyla karşılaştıkları ve daha sağlıklı bebekler doğurdukları kabul edilmektedir. Aynı şekilde, bakıma ne kadar erken ve düzenli başlanırsa, sonucun o kadar iyi olduğu da açıktır. Gebelik kontrollerine, geciken adeti takip eden ayın içinde başlanması en uygunudur. Bunun amacı, dış gebelik, boş kese gebeliği (anembryonik gebelik), üzüm gebeliği (hidatidiform mole) vb. gibi erken gebelik patolojilerinin ve çoğul gebeliklerin saptanmasıdır. 28. haftaya kadar, anormal bir durum olmadığı sürece ayda bir kez kontrole gelmeniz istenir. 28 – 36. haftalar arası ayda iki, gebeliğin son ayı içinde de haftada bir kez kontrole gitmeniz uygundur. Yine gebeliğiniz sırasında sigara, alkol ve çeşitli uyuşturucu maddelerden kaçınılması, doktorunuz gerekli görmedikçe röntgen ışınlarına maruz kalınmaması bebeğinizin sağlığı açısından çok önemlidir.

Fizik muayene:
Anne adayının genel iyilik durumunun tespiti için yapılan ve kan basıncı, boy, ağırlık ölçümleri ile birlikte tüm sistemlerin genel olarak gözden geçirildiği muayenedir. Her kontrole gittiğinizde doktorunuz bunların içinden gerekli gördüklerini tekrarlayacaktır.

Vajinal muayene:
Genelde ilk kontrolde yapılabilecek bir muayenedir. Gebeliğin hangi aşamada olduğunu ya da üreme organlarında kuşku duyulan bir durumu tespit etmek amacıyla yapılır. Gebeliğin ileri evrelerinde de rahim ağzı açıklığını belirlemek, akıntı vb. şikayetler ortaya çıktığında nedenlerini saptamak veya kontrol amaçlı rahim ağzı sürüntüsü (smear) almak için de bu muayeneye ihtiyaç duyulabilir. Vajinal muayenenin anneye ya da bebeğe zararı gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildir.

Kan tetkikleri:
İlk kontrole gittiğinizde kan grubu, tam kan sayımı (özellikle olası bir kansızlık durumunu saptamak için) ve bebek için tehlikeli olabilecek kızamıkçık,toksoplasmozis gibi virütik hastalıkları saptamak için bazı incelemeler yapılır. Bunların dışında kan şekeri ile böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerinin de içinde bulunduğu bazı biyokimyasal testler ve sarılık testi de istenecek testlerin arasındadır.

İdrar tetkikleri:
İdrar analizi ve idrar kültürü doktorunuzun gerek duyduğu anlarda yaptıracağı tetkikler arasındadır.

Ultrasonografi:
Gebeliğin var olup olmadığının araştırılması dışında yerinin, canlılığının, sayısının ve iyilik durumunun belirlenmesinde de bilgi verir. Özellikle gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılan ultrasonografik inceleme bebekte bir anomalinin varlığını saptamak açısından çok önemlidir. Gebeliğin her döneminde bebeğin gelişiminin normal olup olmadığının belirlenmesi, gebelik haftasının ve beklenen doğum tarihinin tespit edilmesi, bebeğin ve plasentanın rahim içindeki pozisyonunun belirlenmesi ve bebeğin içinde yüzdüğü amnion sıvısının miktarının hesaplanması için de kullanılır. Günümüzde gösterilmiş herhangi bir zararı yoktur.

Üçlü tarama (Mongolizm – Down sendromu) ve omurilik anomalileri tarama testi:
Bu testin ideal yapılma zamanı 16 – 18.gebelik haftaları arasıdır. Tarama amacıyla uygulanan bu testte bebekten annenin kan dolaşımına geçen AFP (alfa fetoprotein) maddesi ile bebek ve plasenta tarafından üretilen E3 (estriol) ve beta hCG hormon düzeylerine anneden bir miktar kan alınarak bakılır. Annenin yaşı, şeker hastalığı olup olmadığı, ultrasonografik ölçüm sonuçlarının da yer aldığı bir bir bilgisayar programı vasıtası ile bir risk durumu saptanır. Eğer bu risk yüksek bulunursa doktorunuz amniyosentez gibi ileri tetkikler isteyebilir. Günümüzde bu sorunların daha erken dönemde saptanmasına yönelik olark 12. hafta civarında yapılan ikili test kullanılmaya başlanmıştır.

Elektronik Fetal Monitorizasyon (EFM):
Hem doğum öncesi kontrollerde hem de doğum esnasında uygulanabilir. Bebeğin kalp atış hızının, rahim kasılmaları, fetus hareketleri ya da dışarıdan ses vb. uyaranlara karşı değişiminin rahim içi basıncı ile eş zamanlı olarak kaydedilmesi esasına dayanır. Buradan elde edilen veriler, bebeğin anne rahmindeki iyilik halinin belirlenmesinde kullanılır.

Bazı özel durumlarda ve gerekli olduğunda yapılan işlemler;

Amniyosentez:
16 – 19. haftalar arası yapılan bu işlem ultrason eşliğinde annenin karnından ince bir iğne ile girilerek bebeğin içinde yüzdüğü sıvıdan örnek alma işlemidir. Alınan sıvıdan genetik testler dışında biyokimyasal analizler de yapılabilir.

Kordosentez:
Gebeliğin nispeten daha geç döneminde bebeğin göbek kordonundaki damara girilerek kan örneği alınması esasına dayanır. Alınan örnekten genetik inceleme ya da gerekli durumlarda biyokimyasal testler yapılabilir.

Koryon Villus Örneklemesi (CVS):
Gebeliğin 9-11. haftaları arasında ultrason eşliğinde rahim ağzından ya da karından bir kateter ile girilerek bebeğin ilerde plasentasını oluşturacak dokudan (koryon) örnek alınarak incelenmesidir.

YÜKSEK RİSKLİ GEBELİKLER

Düşük: Gebeliğin 20. haftadan ya da bebek 500 grama erişmeden önce sonlanması düşük olarak adlandırılır. Gebeliklerin ortalama % 15′i düşükle sonlanır. Oysa gerçek sayı bunun üzerindedir. Pek çok gebelik, kadın gebe kaldığını anlamadan kaybedilir ve bu durum genellikle adet gecikmesi olarak değerlendirilir. Düşüklerin büyük çoğunluğu gebeliğin ilk üç ayında gerçekleşir ve nedeni de genellikle bebeğin gelişimini etkileyen bir kromozom anomalisine bağlıdır. Vajenden gelen kan, pıhtı, su ve beyaz parçacıklar ile karnın alt bölgesinde kramp şeklinde kendini gösteren ağrılar düşüğün habercisi olabilir. Bu gibi durumlarda doktorunuzla en kısa zamanda temasa geçip, önerilerine göre hareket etmek gerekir. Düşükler ard arda tekrarlayıcı olmadığı sürece endişelenecek bir durum yoktur. Tekrarlayan düşükler yüksek riskli gebelikler kategorisinde ele alınmalıdır.

Dış gebelik:
Normalde rahim içinde gelişmesi gereken gebeliğin, Fallop tüpleri (en sık), yumurtalıklar ya da karnın herhangi bir bölgesinde gelişmesi olayıdır. Bu tür gebelikler özellikle kanama yoluyla anne yaşamını tehdit edebilir ve acil müdahaleyi gerektirir. Ancak günümüzde erken gebelik kontrolüne gidilmesi ile erken dönemde tanı ve tedavisi olası hale gelmiştir.

Kansızlık (Anemi):
Gebelikte hem kan hacmi ve hem de kan hücreleri sayısında artış olur. Ancak hacimdeki artış, hücre sayısındaki artışa oranla daha fazla olduğundan fizyolojik anemi olarak da bilinen göreceli bir kansızlığın gebelikte ortaya çıkması kaçınılmazdır. Buna kadınlarda oldukça sık rastlanan demir eksikliği ve gelişmekte olan fetusun ihtiyaçları da eklendiğinde gebelikte demir elementi ve beraberinde kan yapımında kullanılan vitamin desteğinin sağlanması çok önemlidir. Ayrıca terchen gebelikten önce başlanarak 12. gebelik haftasına kadar 400 mikrogram/gün Folik asit desteğinin bebekte görülebilecek merkezi sinir sistemi anormalliklerinin önlenmesi bakımından çok yararlı olduğu bilinmektedir.

Trofoblastik hastalıklar:
Halk arasında “üzüm gebeliği” olarak da bilinen formla başlayıp, bir tür kanser olan “koriokarsinom”a kadar ulaşan cinsleri olan hastalıklar bütünüdür. Bebeğin eşi olarak da bilinen plasentadaki trofoblast adı verilen hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalması nedeniyle meydana gelir. Gebeliğe ait tüm bulgular kimi zaman abartılı da olarak mevcuttur. Nadiren düzenli gelişim gösteren bir fetus da olabilir. İlk üç ay içinde yapılacak olan bir ultrasonografi ile tanısı konur ve gerekli önlemler alınır. Genelde hastalığın iyi huylu olan türlerine rastlanır ve bu durum yaklaşık 1200 gebelikte bir görülür. Kötü huylu şekli olan koriokarsinom ise yaklaşık 40.000 gebelikte bir görülür.

Preeklampsi:
Halk arasında gebelik zehirlenmesi olarak da bilinir. Daha çok ilk gebeliklerde ve gebeliğin 20.haftasından sonra görülür. Çoğul gebeliklerde daha sıktır. Tansiyon yükselmesi, vücutta su toplanması ve idrarda protein kaybı ile karakterizedir. Şiddetli formlarında nefes almada güçlük, akciğerlerde su toplanması ve sara nöbetlerine benzer kasılmalara rastlanır. Tek ve kesin tedavisi doğumdur. Annenin hayatının tehlikeye gireceği düşünülen durumlarda gebeliğin sonlandırılması gerekebilir.

Şeker hastalığı:
Şeker hastalığı (diyabet) daha önce hiçbir şikayeti olmayan bir kadında gebelik sırasında belirebileceği gibi, şeker hastası olduğu bilinen bir kişide de gebelik nedeniyle şiddetini arttırabilir. Gebelikte ilk kez ortaya çıkan tipi hemen daima gebeliğin sonlanması ile birlikte kaybolur. Kan şekerinin kontrol altına alınamadığı durumlarda annede şeker hastalığının bilinen etkilerine, fetusta ise bazı metabolik bozukluklara ve makrozomi de denilen iri bebeklerin doğumuna neden olur.

Kan uyuşmazlığı:
Annenin Rh (-) negatif, babanın da Rh (+) pozitif kan grubuna sahip olmaları durumunda eğer bebek kan grubu Rh (+) ise ortaya çıkar. Bu durum genellikle ilk gebelikten sonraki gebeliklerde bebeğin etkilenmesine neden olur. Bebekten anneye geçen Rh (+) hücrelere karşı annede oluşan antikorlar sonraki gebeliklerde bebeğe geçerek kan dolaşımındaki kırmızı kan hücrelerinin yıkılmasına ve bebekte ciddi kansızlık tablosuna yol açarak ölümüne neden olabilir. Bu nedenle kan uyuşmazlığı olan çiftlerde doğum ya da kürtaj vb. olaylardan sonra bir tür aşının yapılması zorunludur..

Çoğul gebelikler:
Yaklaşık her 90 gebelikten biri ikiz, her 10.000 gebelikten biri üçüz ve her 750.000 gebelikten biri de dördüzdür. Üremeye yardımcı tedavi yöntemlerinin kullanıldığı durumlarda çoğul gebelikler oldukça sık karşımıza çıkar. Çoğul gebelikler her zaman riskli gebelik kategorisinde değerlendirilirler. Bu gebeliklerde erken doğum ihtimali artmış olup, gebeliğin diğer komplikasyonları (preeklampsi gibi) daha sık görülür.

Rahim ağzı yetmezliği:
Normal bir gebelik esnasında rahim ağzı, doğum eylemi başlayana kadar kapalıdır. Rahim ağzı yetmezliği olan kadınklarda ise özellikle gebeliğin ikinci üç aylık döneminde değişik derecelerde açıklık farkedilir. Bu durum özellikle belirtilen dönemde tekrarlayıcı gebelik kayıplarına yol açıyorsa, gebeliğin ikinci üç aylık dönemine girilirken rahim ağzına dikiş atılmasına gerek vardır.

DOĞUM

Normal seyrinde giden bir gebelikte doğum eylemi, 37 – 42. haftalar arasında herhangi bir zamanda başlayabilir. Gebeliğin son döneminde yalancı sancıların olabileceği bilindiğinden, doğum belirtilerinin neler olduğunu gözden geçirmekte yarar vardır:

Doğum belirtileri:

Nişan gelmesi:
Rahim ağzını bir tıkaç gibi tıkayan sümüksü maddenin kanla karışık olarak vajenden atılması genellikle doğumun ilk işaretidir.

Doğum ağrılarının başlaması:
Doğum ağrıları ya da sancılar, ilk başta belde ve sırtta müphem, künt ağrılar şeklinde başlayabilir. İki sancı arası geçen süre başlangıçta uzun olup bu süre giderek kısalır ve ağrıların şiddeti giderek artar.

Su gelmesi:
Bebeğin çevresini saran su kesesi, sancılarla birlikte artan rahim içi basıncı sonucu yırtılır ve içindeki su genişlemiş olan rahim ağzından geçerek boşalır. Ancak kimi zamanlar, doğum sancıları başlamadan da su kesesi yırtılabilir ve su boşalabilir. Su gelmesi durumunda vakit geçirmeden hastaneye gitmek gerekir.

Doğumun evreleri:

Birinci evre:
Ağrıların başlamasından rahim ağzının tam olarak açılmasına kadar geçen süredir. Bu evre ilk doğumlarda 10-12 saat kadar sürebilir. Başlangıçta ağrıya yol açan kasılmalar daha seyrek iken daha sonra ağrılar daha şiddetli ve etkin bir hal alır. Birinci evrenin sonunda rahim ağzı tam olarak açılmış ve bebeğin önde gelen kısmının geçebileceği çapa (10 cm) ulaşmıştır.

İkinci evre:
Rahim ağzının tam olarak açılmasından bebeğin doğumuna kadar geçen süreyi kapsar. İlk doğumda yaklaşık olarak 1-2 saat sürer. Bu evrede sancılarla birlikte ıkınma hissi de gelir. Doğum eylemini takip eden doktor ıkınmaların zamanlaması konusunda hastayı yönlendirir ve böylece hastanın enerjisini gereksiz yere harcamasını engeller. Sancılar ve ıkınmaların yarattığı itici güçle bebek doğum kanalında ilerler ve bebeğin doğumu ile birlikte ikinci evre sona erer.

Üçüncü evre:
Bebeğin doğumunu takiben plasentanın çıkmasını içeren evredir. Bebek doğduktan sonraki ilk yarım saat içinde plasenta rahim duvarından ayrılarak, aynen bir bebeğin doğumu gibi doğum kanalından geçer ve doktor tarafından alınır. Bu evrede anne çok hafif bir sancı ve ıkınma hissi duyar.

Sezaryen

Sezaryen doğum kanalı yerine, karından yapılan bir kesiyle rahme ulaşılarak bebeğin çıkarılması işlemidir. Sezaryen için genel ya da epidural anestezi uygulanır. Anne ya da bebek açısından normal doğumun risk taşıyacağı düşünülen durumlarda ya da tercihen uygulanabilir.

Ağrısız Doğum Yöntemleri

Analjezi, ağrının kesilmesi ya da giderilmesi, anestezi ise uygulanış biçimine göre yerel ya da genel olarak vücudun ağrı ve diğer uyaranlara karşı duyarsızlaştırılması anlamına gelir. Ağrılı bir olay olan doğumda, ağrının giderilmesi büyük önem taşır. Gelişmiş pek çok merkezde, epidural anestezi denen yöntemle belden uyuşturucu bir ilaç verilmesi suretiyle doğum ağrısız olarak gerçekleştirilebilir. Epidural anestezi için bele konan kateterden ara ara ilaç verilmek suretiyle doğuma kadar ağrısız bir dönem geçirilmesi sağlanır. Bu tür anestezi ile rahim kasılmaları ve hastanın istemli ıkınması engellenmediğinden doğum doğal seyrinde gelişir. Bebeğe hiçbir zararı olmayan ve deneyimli ellerde uygulandığında anne için de oldukça rahat olan epidural anestezi doğumda ağrı giderilmesi için tercih edilecek yöntemlerin başında gelir. Sezaryen işlemi sırasında da genel anestezi uygulanabileceği gibi epidural anestezi tercihen kullanılabilir.

LOHUSALIK DÖNEMİ

Sağlıklı bir gebelik seyri ve başarılı bir doğum için gebelik sırasında kadın vücudunda oluşan değişikliklerin doğumdan sonra kaybolduğu ve vücudun gebelik öncesi haline döndüğü 6 haftalık dönemdir. Bu dönemde ilk birkaç gün devam eden kanama daha sonra renk ve kıvam değişikliği ile loğusalık akıntısına dönüşecektir. İlk bir kaç günde yine hafif ağrılarınız olabilir. Loğusalık döneminde rahminizde küçülme olarak 6. hafta sonunda normale yakın büyüklüğüne dönecektir. Gebelikte prolaktin hormonunun etkisi ile göğüslerinizde yapılan süt doğum sonrası bebeğin eşinin çıkarılması ile gebelik hormonlarının kandaki düzeyinin hızla azalması ve emme refleksi ile göğüslerinizden salgılanacaktır. Bu dönemde beslenmenize dikkat etmeniz, yapacağınız egzersizler normale dönüş sürenizi kısaltacak ve daha sağlıklı bir loğusalık dönemi yaşamanızı sağlayacaktır.

GEBELİKTE VE LOĞUSALIKTA BESLENME

Gebelik ve sonrasındaki loğusalık ve süt verme dönemi bir kadının beslenmesine en çok dikkat etmesi gereken evredir. Bebeğin tek besin kaynağı annesidir. Bu nedenle annenin dengeli ve çeşitli beslenmesi gerekir. Gebelik tanısının konduğu andan itibaren özellikle aşağıda sıralanan besinlerin tüketilmesi uygun olur.

Protein
Vücudun yapı taşları olarak bilinen proteinler, et, süt, süt ürünleri, yumurta ve kuru baklagillerde bol miktarda bulunur. Balık, tavuk gibi beyaz et ürünleri yağsız olmaları açısından tercih edilirken, kırmızı etin de demir açısından zengin olduğu unutulmamalıdır.

Vitaminler
Yağda ve suda eriyen olarak iki sınıfa ayrılan vitaminlere gereksinim gebelik süresince artar. Pek çok metabolik olayda hızlandırıcı ve yardımcı faktör görevi olan vitaminlerin özellikle taze meyve sebzelerde bulunduğu bilinen bir gerçektir. Bu amaçla doktorunuz size uygun bir vitamin ilacı desteği verecektir.

Kalsiyum
Kemik ve iskelet sisteminin en temel gereksinimi olan kalsiyum, en çok süt ve süt ürünlerinde mevcuttur. Yeşil sebzelerin de bu açıdan zengin olduğu unutulmamalıdır. Kalsiyum eksikliği kendisini ilk başta elde ve ayakta kramplar, kasılmalar ve uyuşmalarla gösterir. Bu gibi şikayetlerin çoğalması durumunda kalsiyum desteği sağlayan suda eriyen tabletler verilebilir.

Demir
Gebelikle birlikte artan demir ihtiyacının tam olarak karşılanamadığı durumlarda kansızlık (anemi) meydana gelir. Kırmızı et, ton balığı, karaciğer ve ıspanak gibi yiyecekler demir açısından zengindir. İlaç şeklinde demir desteği gebelik sırasında sık olarak önerilir.

 
Vaginismus Vajinismus
Vaginismus Vajinismus

Vajinismus vajina girişini çevreleyen kasların istemsiz olarak kasılması ve sonuçta penetrasyona izin vermemesidir. Yanlız cinsel işikide değil muayene, tampon gibi bazı durumlara da müsade etmez. Oldukça nadir görülen bir durumdur. Hemen bütün yaş grubundaki kadınları etkileyebilir. Görülme sıklığı tam olarak bilinmemektedir. Bunun nedeni hastaların hekime başvurmada çekingen davranmalarıdır. Tahmin edilen her 100 kadından ikisinde bu duruma rastlanıldığıdır.

Vajinismusu olan kadınlarda cinsel arzu ve orgazm açısından genelde bir sorun yoktur. Bu kişiler cinsel ilişki dışında alternatif yöntemler ile orgazm yaşayabilirler. vajinismus ortaya çıkış şekline göre primer ve sekonder olarak 2 sınıfta incelenir. Primer vajinismusda kişi hayatında hiçbir başarılı cinsel birleşme yaşayamamışken, önceden normal bir cinsel hayatı olan kadınlarda daha sonra ortaya çıkarsa buna sekonder vajinismus denir.

Primer vajinismusun altında yatan en önemli sebep korkudur. Bilinçlatında yaşanan fiziksel ve ahlaki korkular kişinin cinsel birleşmeyi istemesine rağmen gerçekleştirememesine neden olur. Bu durum daha sonraki denemelerde kısır döngüye neden olur ve erkekde de erektil bozukluklara yol açabilir. Bir açıdan bakıldığında primer vajinismus FOBİ olarak kabul edilebilir. Vajinismusda yetersiz istek ve/veya ıslaklığın sağlanamaması söz konusu değildir. Partnere karşı olan isteksizlik ve disparonia’ya neden olan tüm faktörler sekonder vajinismusa yol açabilir.

Tedavide en faydalı yaklaşım çiftlere uygulanan psikoterapidir. Bundan önce ise genel bir jinekolojik muayene altta yatan organik bir nedenin fark edilmesi ve tedavisinin sağlanması açısından önemlidir.Vajinanın plastik kanüller ile genişletilmesi, yapay kayganlaştırıcıların kullanılması zaman zaman fayda sağlayabilir. vajinismusun tedavisi jinekolojinin değil psikiyatrinin ilgi alanına girer.

Araştırmalar profesyonel yardım alan kadınlarda durumun %80-100 oranında düzeldiğini göstermektedir. Pozitif sonuçları etkileyen önemli faktörlerden birisi de anksiyete yaratan bu durumun tedavisi esnasında eşinden glen ruhsal destektir. Hastaya bunun kadınlık ile ilgili olmadığı anlatılmalıdır.
Bu yazı Op.Dr.Alper MUMCU dan www.mumcu.com alınmıştır

 
üçlü test Gebelikte
üçlü test Gebelikte
Her anne baba adayının hayali sağlıklı ve problemsiz bir bebeğe sahip olmaktır. Bu amaca ulaşabilmek için tüm hamilelikleri boyunca doktor kontrolüne girerler ve doktorlarının önerilerine harfiyen uyarlar.

Ancak doğa bazen çok acımasıdır. Hamileliklerin çok büyük bir kısmı sorunsuz seyredip sağlıklı ve sağlam bir bebeğin doğumuyla yani mutlu sonla biterken bazı hamileliklerde ciddi hatta zaman zaman hayatı tehdit eden durumlar yaşanabilir. Zaman zaman ise bebekler umulduğu gibi sağlıklı değil çeşitli problemler ile doğarlar.

Doğum ile ilgilenen hekimlerin ilk plandaki amacı anne adayının ve bebeğin sağlığını kontrol altına almak ve olası problemlerde müdahalede bulunarak hem anne ve bebeğin sağlığını korumaktır.

Sağlam ve sağlıklı bir bebeğin dünyaya gelmesine yardımcı olmak için doktorlar gebelik takipleri sırasında bilimsel veriler ışığında bazı incelemeler gerek duyarlar. Bu incelemelerin amacı olası bir problemi mümkün olan en erken dönemde fark ederek önlem almak ve eğer olanaklı ise tedavi etmektir.

Anne karnındaki bebeğin durumunu değerlendirmede kullanılan modern yöntemlerden birisi de üçlü test adı verilen incelemedir.

Üçlü test nedir?
Üçlü test olarak adlandırılan inceleme down sendromu (trizomi 21), nöral tüp defekti ve trizomi 18 adı verilen genetik hastalığın bebekte olma olasılığını saptayan bir kan incelemesidir.

Adından da anlaşıldığı üzere anne adayından alınan kan örneğinde 3 değişik maddenin incelemesi yapılır. Bunlar

beta-hCG
Alfa-feto protein (AFP)
Estriol (E3)’dir
Human chorionic gonadotropin (hCG) gebeliğin temel hormonudur. Hamileliğin erken dönemlerinde yükselmeye başlar 14-16. haftalar arasında en yüksek değerine ulaştıktan sonra yavaş yavaş azalır

Alfa feto protein bebeğin karaciğerinden salgılanan bir protiendir. Bebekten amniyon sıvısına oradan da anne adayını kanına geçer. Gebeliğin seyri sırasında anne adayının kanındaki düzeyi yavaş ama düzenli bir artış gösterir.

Estriol ise yine bebeğe ait bir doku olan plasentadan salgılanan bir çeşit östrojen hormonudur.

Bu maddelerin anne kanındaki düzeyleri normal olmayan hamileliklerde sapmalar gösterir.

Örneğin nöral tüp defektlerinde açık olan sinir siteminden yüksek miktarlarda alfa fetoprotein amniyon sıvısına karıştığı için anne adayının kanındaki düzeyi de normalden fazla olur. Öte yandan down sendromunda ise değer beklenilenden daha düşüktür.

Down sendromu varlığında beta-hCG değerleri normalden yüksek olarak bulunurken E3 ve AFP düzeyi daha düşüktür.

Trizomi 18 varlığında ise her 3 maddenin düzeyi de beklenilenden daha düşük bulunur.

Ne zaman yapılır?
Üçlü test hamileliğin 15 ile 22. haftaları arasında yapılabilir. Ancak en tatminkar sonuçlar 16-18. haftalarda yapılan incelemelerde elde edilmetedir. Bu nedenle testin bu haftalar içinde yapılması idealdir.

Üçlü test nasıl değerlendirilir?
Alınan kan örneğinde yapılan inceleme ile elde edilen düzeyler daha sonra bil bilgisayar yardımı ile işlenir. Bu aşamada kandaki maddelerin düzeyini direkt olarak etkileyebilecek olan anne adayının sigara kullanımı, kilosu ve boyu gibi değişkenler de hesaba katılır.

Kanda ölçümü yapılan maddelerin düzeyini etkileyebilecek olan en önemli değişken incelemenin yapıldığı tarihteki gebelik haftasıdır. Bu nedenle gebelik yaşını yani son adet tarihini doğru bilmek son derece önemlidir. Son adet tarihi yanlış verildiğinde örneğin gebelik yaşı olduğundan daha küçük olarak hesaplamaya katıldığında gerçekte bebeğin içinde bulunduğu hafta için normal olan bir değer daha düşük ya da yüksek olarak bulunabilir ve testin yorumlanmasında hatalara yol açabilir.

Test değerlendirilirken dikkate alınan diğer noktalar ise hastalıkların görülme riskini direkt etkileyebilecek olan anne adayının yaşı ve daha önceden anomalili doğum öyküsü olup olmadığıdır.

Elde edilen ham düzeyler daha sonra bilgisayar programına girilerek risk hesaplaması yapılır.

Bu programlar geliştirilirken daha önceden binlerce anne adayından elde edilen verilerin ışığında normal değerlerin alt ve üst sınırları belirlenmiştir. Bu sınırlar belirlenirken kolaylık sağlaması açısından ortalamanın katları (multiples of median, MoM) olarak birimlendirilirler. MoM değeri inceleme yapılan kişideki değerin normal olan popülasyonun ortalamasından ne kadar sapma gösterdiğini belirler. Örneğin 1.0 şeklindeki bir MoM değeri o kişideki madde düzeyinin normal bebeklerde görülen değerin tam ortasına denk geldiğini gösterirken 2.0 MoM’luk bir değer ölçüm yapılan kişideki madde düzeyinin normal ortalamanın 2 katı olduğunu belirler.

MoM değerleri ile birlikte diğer değişkenler de dikkate alınarak tirozmi 21, nöral tüp defekti ve trizomi 18 açısından risk oranları belirlenir.

Üçlü testin yorumlanması
Bilgisayar programı tarafından yapılan değerlendirme sonucu elde risk oranının kabul edilebilir sınırlarda olup olmamasına göre ileri tetkike gerek olup olmadığına karar verilir.

Üçlü test ile ilgili olarak akılda tutulması gereken en önemli nokta bunun tanı koyduran bir test değil sadece yüksek risk taşıyan ve kesin tanı koyduracak ileri testlerin yapılmasına gerek olan bireyleri belirlemeye yarayan bir tarama testi olduğudur.

İleri test ile kastedilen amniyosentezdir. Amniyosentez her hamile kadında yapılması gerekli olan bir test değildir. Kimlerde yapılıp kimlerde yapılmayacağına karar verirken üçlütest, ikili test, ultrason bulguları, aile ya da tıbbi özgeçmiş dikkate alınarak karar verilir.

Tekrarlamak gerekir ise üçlü test sonucunda yüksek risk saptanması bebekte kesinlikle problem olduğunu göztermediği gibi riskin az hatta çok düşük çıkması da bebeğin sağlıklı olduğunu garanti etmez.

Bir örnek ile açıklamak gerekir ise: Yapılan test sonucu Down sendromu riskinin 1:2048 olarak rapor edildiğini kabul edelim. Bu sonuç bize bebekte Down sendromu olup olmadığını belirtmez. Bu raporda örnekteki anne adayı ile aynı özelliklere sahip 2048 kadından sedece 1 tanesinin Down sendromlu bebek doğurduğu bu nedenle bu annenin de Down sendromlu bebek doğurma ihtimalinin 2048 de bir olduğu söylenmektedir.

Down sendromu için kabul edilen sınır 1:280′dir. Riskin daha yüksek çıkması durumunda (örneğin 1:100 ya da 1:40) ileri tetkik olan amniyosentez önerilir. Risk 1:40 olarak belirlenmiş olsa bile bebeğin sağlıklı olma olasılığı Down sendromu olma olasılığından yaklaşık 40 kat fazladır.

Risk kabul edilen sınırdan daha yüksek olduğunda test pozitif olarak değerlendirilir.

Üçlü testin güvenilirliği
Tüm tıbbi incelemelerde ve tarama testlerinde olduğu gibi üçlü testin de yanılma olasılığı vardır ve hatalı pozitif ya da hatalı negatif sonuçlar elde edilebilir.

Hatalı pozitif sonuç bebek normal olduğu halde testin pozitif çıkması yani riskin yüksek olarak bulunmasıdır.

Hatalı negatif sonuç ise risk düşük yani test negatif olduğu halde bebekte down sendromu, trizomi 18 ya da nöral tüp defekti anomalilerinden biri ya da daha fazlasının olmasıdır.

Üçlü testin Down sendromunu yakalama olasılığı %60 civarında olup %5 kadar hatalı pozitif olma olasılığı vardır.

Bu oranlar anne yaşı ile direkt olarak ilgilidir. Otuzbeş yaşın altındaki kadınlarda hatalı pozitif oranı %4 iken Down sendromunu yakalama oranı %50 civarındadır. Beklenen doğum tarihinde 35 yaşın üzerinde olan anne adaylarında ise yakalama oranı %80 iken hatalı pozitif oranı %25′lere kadar çıkmaktadır. Bu sayılar kesin değerler olmayıp farklı çalışmalarda değişik sonuçlar bildirilmiştir.

Üçlü test kimlere yapılmalıdır?
Down sendromlu yani mongol bebek doğurma riski anne yaşı ile birlikte artmasına rağmen bu bebeklerin çoğu 35 yaşından küçük annelerden dünyaya gelmektedir. Bu nedenle her gebe kadında mutlaka üçlü test yapılmalıdır.

Anomalileri daha erken dönemde ve daha yüksek duyarlılıkta saptamak amacıyla değişik tarama testlerinin geliştirilmesi devam etmektedir. Bu testlerden en güncel olanı 11-14. gebelik haftalarında yapılan ikili test ve fetal ense kalınlığı ölçümleridir. 11-14 testinin duyarlılığı üçlü testten daha yüksektir. Ancak burada yapılan ense kalınlığı ölçümü kısmen subjektif bir değerlendirme olduğundan yanılma ve hatalı risk hesaplamaları söz konusu olabilir.

Ayrıca ikili testte AFP ölçümü yapılmadığından üçlü testten farklı olarak nöral tüp defekti için risk hesaplaması yapılamaz.

İkili test yapılan hastada üçlü testin gerekli olup olmadığı bilimsel çevrelerde tartışılan ve ortak bir görüşe varılamayan konulardan birisidir. Nöral tüp defektlerinin önemli bir kısmının ultrason ile saptanması, yine benzer şekilde Down sendromu varlığında, duruma eşlik eden pekçok ultrason bulgusunun da olması nedeni ile ikili test sonucu normal çıkan anne adaylarında üçlü teste gerek olmadığını savunan pekçok araştırmacı vardır.

Benim kişisel görüşüm ise hem ikili test ile elde edilen normal riski teyit etmek, hem ense kalınlığı ve diğer ultrason incelemelerinden doğan subjektiviteyi ortadan kaldırmak hem de nöral tüp defekti riskini belirlemek amacıyla hem ikili hem de üçlü testi yapmaktır.

Pozitif test varlığında ne yapılmalıdır?
Bir tarama testi olan üçlü testin pozitif çıkması yani riskin yüksek olarak saptanması durumunda izlenebilecek birkaç alternatif yol vardır.

Bunlardan ilki anne yaşı ve ultrason bulgusu ne olursa olsun amniyosentez yapmak ve Down sendromu olup olmadığınıu kesin olarak saptamaktır. Pozitif test varlığında en sık tercih edilen yöntem budur.

İkinci seçenek ise detaylı ultrason incelemesi yaparak testin pozitif çıkmasına yol açan durum ile ilgili olabilecek ultrason bulgularını aramak ve bu bulguların ışığında amniyosenteze karar vermektir. Bu yönteme ancak riskin sınırda olduğu ya da anne adayının amniyosenteze sıcak bakmadığı durumlarda başvurulmalıdır.

Çoğul gebeliklerde durum
Üçlü test ikiz gebeliklerde de uygulanmakta ve tekiz gebeliklerde elde edilene benzer oranlarda başarı sağlamaktadır. Üçüz ya da daha fazla sayıda bebek içeren gebelikler içinse elde yeterli veri olmadığından yapılmaz.

35 yaş üzeri kadınlarda üçlü test
Down Sendromlu bebek doğurma riski beklenen doğum tarihindeki anne yaşı ile paralel olarak artış göstermektedirve bu risk artışındaki en keskin sınır 35 yaştır.

Sosyal yaşamdaki değişiklikler ile birlikte kısaca tüp bebek olarak adlandırılan yöntemlerdeki gelişmeler ilk anne olma yaşının giderek yükselmesine neden olmaktadır ve günümüzde 35 yaşın üzerindeki hamile kadın sayısı giderek artmaktadır.

Bu kadınlarda Down sendromu ve diğer anomalileri saptamak amacıyla nasıl bir yol izlenmesinin doğru olacağı konusu son zamanlarda en sık tartışılan konulardan birisidir.

Bir görüş 35 yaş üzeri her kadına amniyosentez yapılmasını savunurken, karşı görüş invazif bir girişim olan amniyosentezin bu kadar liberal kullanılmasına sıcak bakmamaktadır.

Her iki görüş de yanlış olmayıp, 35 yaş üzeri kadınlarda bir genellemeye gerek duymadan hasta bazında karar vermek kanımca en doğru yaklaşımdır.

Bu yazı Dr.Alper MUMCU dan www.mumcu.com alınmıştır

 

Etiketler

Ziyaretçi

Bugün: 6